Umursamadığımı, önemsemediğimi hatta harcanan zamana saygı duymadığımı düşünmenizi istemem ama şu hayatta kötü oynanan bir tiyatro oyununu izlemek kadar can sıkıcı çok az şey vardır sanırım.
Bir aydan fazla bir süre Radiohead dinlemek zorunda kalsam da sabredip tavlamayı başardığım yeni kız arkadaşımla, çok övdüğü ve izlemek istediği bir oyunu izlemek üzere fuayedeydik. Çiçeği burnunda sevgilim, Eastpak sırt çantası, afedersiniz eşşek kadar peluş oyuncaklı anahtarlığı,kıvırcık ve bandanalı saçarı, renkli çorap üzerine giydiği renkli etekleri ve kocaman botlarıyla adeta bir ‘mimarlık kızı’ydı. Bense onu eğlendirmek ve etkilemek için yaptığım komplimanlarla adeta Barney Stinson olmuştum. (bakınız: how I met your mother).
Neyse ki oyunun başlamasına az kalmıştı yoksa Kıvanç Tatlıtuğ’un ne kadar yakışıklı olduğunu,sıcak şarabı aslında Şile de içmek gerektiğini ve şehirden taşınıp bir dağ evine yerleşme hayallerini dinlemekten beyin kanaması geçirecektim.
Yerlerimize oturduk, anons yapıldı. Artık herkes oyunu izlemeye hazırdı.Ben hariç.
Tiyatro oyununu bir ayine dönüştüren adeta oyunların ve salonların olmazsa olmazı ‘’öksüren adam’’ ı bekiyordum.Karanlığın içinden yüksek bir öksürük sesi geldi ve oyunun başlaması için her şey hazırdı. Ve oyun başladı.
Size oyunun içeriğini uzun uzun anlatmayacağım ama oyunun ortasında ‘çiçeği burnunda’ nın kolundan tutup çekiştire çekiştire salonu terk etmemek için kendimi zor tuttum.
Oyuncuların büyük hareketleri, kötü tonlamaları, madem ki öğrenciyiz brecht oynamalıyız anlayışının ürünü olması o güzelim brecht oyunarından birini daha gözlerimin önünde mahvetmişti. Saygısızlık etmek istemem ama olmamıştı.
Şimdi diyeceğim o ki oyun öncesinde ve oyun sırasında maruz kaldığım ‘yeni ilişki’ eziyetini mi oyunlaştırsalardı yani. Oyun olurdu belki ama kesinlikle çok sıkıcı olurdu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder